ortaya karışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ortaya karışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2010 Pazar

Hayat bu işte...


Hayat işte…

Bazısı yanlışı sever bu yolda…
Kimi gördüğü otu,böceği,ne varsa her şeyi kardeşi bilir;aldanır…
Bazısı kurban olur,çeker içini.Bilinir ya rüyalarının hepsi besili!Kaçınılmaz,kurban olurlar…
Kimine sanki bir kör kar yağar.Masal bu!Kar beyaz olsa ne yazar?!
Kimi de ince yarayı kaşır durur.Hem tatlıdır hem kaşınmalıdır.Sonuç;can kanatır…
Akşamı bir yük kamyonu gibi çalışanın...Serinlemek için çıkar dağlara,yine akşam güneşiyle güreşir.Yorgundur,yorulur…
Kiminin merakı çekmiş gitmiş bir yerlere,unutuyor gölgesini,
Kimi zaten bileti geçersiz bir yolcu,kendini bildi bileli…
Fotoğraf bile kendine bakmaktan yaşlanmış,boş oda,boş salon,bomboş…
Kimi ölür de vazgeçmez ölmekten,
Kimi,diri diri gömülmekten…
Bazısının dili sürçer özgür vezinlerde,uykusuzluğa alışır,
Bazısı bankalarda yaşamak için tedavüle karışır…
Yolcular ellerinde günleri tutar ürkek vagonlarda,
Günler yarım,ömür;günden de eksik…
Kimi acısına ortak etmez,kendisiyle yetinir,
Gizemi erişir buza,kendi gizeminde erir…
Nesneler gibi gölgesine sığınmasın insanlar.Yalnızlığa alışmasın...
Her bir noktada farklı ışıklardayız hepimiz...
Bugün kapılarını hayata kapatan insanları düşündüm.Yalnızlıklarında hüznü gördüm.Kaşlarının namlu gibi çatıldığı sedirlerini,yıpratılmaya korktukları yüreklerini gördüm.Açılsın kapılar,yer edinmeyi bilenlere…
Kapılara inat;
Sen de aç kapını bezirgân başı…
(resim:deviantart)

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Uyku arası;Emniyetten aranıyorum.



Uykumun en güzel yerinde bir an rüya sandığım bir telefon görüşmesi içinde buluyorum kendimi.Normalde,uykumu alamadığım ve aniden  uyandığım anlarda her türlü saçmalamaya meyilli bir bünyem olduğu için,uykusuzluktan her daim korkuyorum.Neticede uyandırılıyorum en derin uykumdan.
"Alo!"
"Buyrun."
"Eeee iyi sabahlar,ben emniyetten arıyorum."
"Hı??!!!"
Beş saniyelik sessizlikten sonraki o cevap:
"Ben bir şey yapmadım ki!"
Hayatımda ilk kez emniyetten aranıyordum.Televizyona bağlanan ismini vermek istemeyen izleyiciler gibi o an beni de heyecan basmıştı.Uyku sersemliğinin üstüne eklenen heyecanımın böyle çocukça bir cevap verdirebileceğini de öğrenmiş oldum.
"Sen eğer öğretmenlik mesleğini senelerce çocukların içinde sürdürmeye devam edersen,çocuk gibi oluverirsin!" demişti,öğretmenliğinin en isyankar zamanındaki annem:)
Karşımdaki görevliye böyle bir cevap vereceğimi o da düşünmezdi heralde...
"Yok,Ezgi hanım zaten ben seçimde görevli olduğunuzu söyleyecektim.Gerekli evrakları buraya uğrarsanız alırsınız."
İkinci sessizlik...
Bu cümleyi duymamla birlikte geçmişe bir yolculuk yaptım.
Seneler önceki seçimde de görevliydim ve bu seçim başıma türlü sıkıntılar sokan bir seçim olmuştu.
Misal,sabah bizi seçim yerine götüren hizmetlimiz yediği bedava fındıklardan zehirlendiği için geç gelmişti.Zor bela yetiştikten sonra köyde muhtarlık kavgası çıkmıştı ve ayırmaya çalışan askerlerden biriyle çarpışmıştık.Çıkan sonuç zarflarının içinden elektrik faturaları,notlar,karalamaları ayıklamak için gereğinden fazla zaman harcamıştık.
Köylü teyzelerimin imza atamadıkları için parmak basmaları gerekiyordu ve ısrarla o parmaklarını bana vermiyorlardı.Ellerim mürekkep olmuştu.
Ha aklıma gelmişken,sınıftaki paravanda oy kullanan teyzem sınıf silgisini getirip"buunnann mıı oy basaciiiizzzz"diye beni komaya sokmuştu.
Sıraya girmeyen bir amca isyanımın son noktasına getirmişti.
En komiği de okuma yazma öğrettiğim(çok konuşmaktan öğrenemedi:)) teyzem harfleri karıştırıp TKP'ye oy atmıştı.Zaten köydeki bir oy ona aitti:)
Bu arada ben düşünürken telefonda hala emniyetten arayan polis arkadaş vardı:)
Gülümseyek iyi günler dedi ve kapattı.
Uyku arası telefon muhabbetlerime bir yenisi daha eklenmiş oldu...
Seçim mi???
Nelerle karşılaşacağımı bilemiyorum.Başlangıç böyleyse...

15 Haziran 2010 Salı

Günün özeti:)

Öğrencilerimle geçireceğim son üç günüm;köydeki yeşil gözlü garip sinekle,başını Haluk Levent konserindeki gibi sallayan kahverengi atla,başı yazmalı üç yaşındaki kız çocuğuyla,yiyecek almak için çöp kutusuna sıkışan keçiyle ve sayamadığım onca canlı ile geçireceğim birkaç zamanım daha var…

Zamanımın büyük bir kısmı e-okul işleri ile geçiyor.Sınıf öğretmeninin yükü on kat daha fazla olduğu için idareye teslim edilmesi gereken ne kadar belge varsa halletmek için çaba sarfediyorum.


Bugün okulumuzda sekizinci sınıfın cici kızları veda yemeği düzenlemişler.Bizim çok amaçlı zindanımızı(alt katta ve çok karanlık) süslemişler,sunular ve tiyatrolar hazırlamışlar,anneciklerine yemekler yaptırmışlar.Olay yerine ilk ben gideyim istedim ve koşarak indim salona.Kapıyı açtığımda alkışlar ve başımdan aşağı dökülen-bir kısmı da bardağımdaki çaya dökülen-süslerle karşılandım.Karşımda mütevazı bir masa,yanan mumlar,patlamış mısırlar,pastalar,börekler duruyordu.En güzeli de kuzucukların yüzündeki o tatlı gülümsemeydi.


Diğer öğretmen arkadaşlarım da salona gelerek bu tatlı partiyi renklendirdiler.Resmiyetten uzak,birbirinin taklidini yapan müdür,müdür yardımcısı ve öğretmenler kendilerini o gün alınganlıktan uzak tutup,yapılan taklitler karşısında kikirdemeye başladılar.
Sekizinci sınıf öğrencileri beni taklit ederken Süper Mario gibi okulda koşturmamı,gülücüklerimi,mini birleri severken söylediğim şarkıları taklit ettiler:)Ha bir de unutkanlığımı:)
Bugünün başka bir olayı ise öğretmenlerin tayin durumlarıydı.Okulumuzdaki birkaç öğretmenin istedikleri yerlere tayinleri çıkınca hepimiz onların adına sevindik.
Dilerim tüm öğretmen arkadaşların istedikleri yerler çıkmıştır…
Beni hiç katmıyorum.Ben sözleşmeliyim:)))))
                                                                  ***
Yarın annemin doğum günü:)
Kelebek şeklinde pasta yapmalıyım,üzerinde renkli bonibonlar olsun.Süslü bir pasta olsun:)Pastaya baktığında beni hatırlasın:)
Baktığı her renkte beni hatırlar o zaten…
                                                                 ***
Kuzucuklardan inciler:


Hep birlikte Pamuk Prenses’in yeni versiyonu seyredilir.
Cadı,kazanı karıştırırken,kuzucuklardan biri söze karışır:
“Ürtmenim baaaak,aşure kaynatıyooo cadı!”
“Aşure değil o,çorba yapıyodur.”
“Yaaa niye cadı desinler ona,ot kaynatıyo oooot”
“Belki elma pişiriyodur,öncekinde elma yediriyodu,bu sefer pişmiş verecek kesin…”
Uzaaaaaaaaaaaar,gideeerrr:)

6 Haziran 2010 Pazar

Sınavlar,Bitmeyen,Sınavlar...


İlkokul 2.sınıftayken ilk kez tanışmıştım sınavlarla.Bana verilen kağıttaki onlarca yuvarlağın hepsini birden karalayarak ilk başarısızlığımı koydum ortaya.O zamanlar yuvarlakların içini güzelce karaladığında aferin alınabileceğini düşünüyordum.Masumca fikirlerim vardı o zamanlar.

Ardından Anadolu Lisesi sınavlarıyla tanıştım.İlk on dakikasını uyuyarak geçirdiğim için hatıralarımda tatlı bir anı olarak kalmıştır.Sonrasında nasıl kazandığımı hatırlamıyorum…
Her sınav ömründen ömür götürür kişinin.Hele sınava girecek olan çocuklar ise aileler daha vahim durumdadır.
Örneğini bugün bir kez daha yaşadım.
SBS sınavında görevli olduğum okula doğru arabayla giderken birçok aileye rastladım.Kimi çocuğunun eline çikolatalar sıkıştırıyor,kimi “bak bilmediğini boş bırak,sonuna kadar bekle sınavda haaa!”diyerek kendince tembihliyor çocuğunu…
Çocuk;omuzlar çökük,endişeli bir ifadeyle çevresindekileri duymuyor.Bildiği tüm duaları okuyor sadece.Sistemin en hatalı noktası bu diye iç geçiriyorum.Sınavlardan hep nefret ederim,onların da aynı durumda olmaları beni üzüyor.
Belediye Başkanı,çocuklara bir güzellik yaparak,okula girilen koridora su,çikolata,kalemler ve silgiler koymuş.Özellikle köyden gelen çocuklara yapılan şahane bir jest olarak düşündüm.Gülümsetti beni,sağ olsun…
Çocukları sınav salonuna almadan önce bahçeye çıkmak istedim.Kadının biri oğluna bakarak,”11 yıldır babasız,çok istiyorum okumasını” diye ağlamaya başladı yanımda.Dertlileri çeken bir paratoner gibi düşünüyorum kendimi.Gülümseyen onlarca ailenin içinden teyzem beni bularak dertleşiyor.Sınava giren çocuğu bırakıp onu teselli ediyorum.Çocuğu annesini görünce daha da telaşlanıyor.Zayıf kollarıyla bir daha geri dönmeyecekmiş gibi el sallıyor annesine…
Ardından köy arabaları geliyor bahçeye.Çiçekli elbiseleriyle,iri tokalarıyla esmer yüzlü kızlar,tarlada çalışmaktan yorulan elleriyle genç kuzular iniyor arabadan.
Bizim köyün arabası geldiğinde yüzüm daha bir başka gülüyor.Arabadan heyecanla inen öğrencileri kucaklıyorum.Hepsi soruyorlar hangi sınıfta gözetmen olduğumu.”Yedek sınıf çıktı “diyorum.
Yedek demişken,bundan önceki bir çok sınavda kura sonucu yedek yazan kağıdı hep ben seçmiştim.Bu sefer seçtiğimde de yine yedek çıktı bana20 tane çift kağıttan bana yedek çıkması bu konuda şanslı olduğumu gösteriyor.
Gözetmenliğini yapacağım bir tane öğrencimin kim olduğunu görmek istediğimde Rıdvan karşılıyor beni sevinçle.”Öğretmenim,büyük moral olacak sizin olmanız” diye seviniyor.
Sınav öncesinde muhabbet ediyoruz.”Ne güzel sınıflar!Öğretmenim bakın sıralar hep tekli,yer de beton.Tahta değil bizimki gibi.Ne güzel bir okul!”diyerek aslında ne zor şartlar altında okuduğunu söylüyor.”Lambalarımız bile keyfine göre yanıyor” diyerek okulun durumunu koyuyor ortaya.
“Her gün o sıralara oturan çocuklar aslında ne kadar şanslı olduklarının farkında değiller!” diyorum.
“İşte sen böyle öğrencilerin arasından sıyrılıp kazanacaksın dilediğin okulları.”
“Sen de istediğin mesleğe sahip olacaksın” diyorum.
Seviniyor…
Ben zaten Denizli’de okuyacağım.”Kaderini değiştireceğim ailemin” diyor…
Neticede bir sınav daha bitiyor.
Ama çocukların psikolojilerini olumsuz etkileyen sınavlar yine devam ediyor…
Ve biz yine görevimizi yapıyoruz…

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Tanıktır aşk...


Tanımak,tanımaya çalışmak…
Sanki yeni başlar sorgular.Yeni bir yaşamı adımlar günahlar.Önyargılar günahtır…
Tanımakla yaşam yeniden gözden geçirilir.”Ben buyum!”diyen yeni bir kimlik arar adeta.Tanıdıkça alışır,alıştıkça kendini uğurlar,yeni bir ben olur şahıslar…
Denizi dalgalanan,durulamayan,durmayan,şaşırdığı yollardan sapan kötümserliği bile kapanır onunla.Onu tanır,aşılanır ona.
Duran taşa dahi can verir,canlanır onunla…
Ve onunla sınırsız hayaller,sinirsiz et kadar ayrık ve leziz.İki papucu bir ayağa sokacak kadar da düşüncesiz!
Yaşamın payı o,mütevazı paydası sen…
Tanımak,tanıdıkça alışmak…
O olmazsa olmaz,yaşanmazsa anlaşılmaz hayat.
Tanıdıkça avuç içleri terler anılarda.Anılar heyecanlara bürünür,kalem uçları maviye…Mavi kuşun kanadıdır…
Ayrılamazlar tanıdıkça.Dönüşsüz gidişlerden korkarlar.Gönülden gönüle akabilmek varken dönebilme ihtimallerini sevmezler,sevemezler…
Aşkı tanıdığımda değişmedim diyen kaç kişi vardır?Törpülemedim sivri yanlarımı,susmadım,sabretmedim,beklemedim diyen kaç kişi?
Okunaksız yaşamları aşkla temize çekmedim diyen var mıdır?
Tanımak,tanıdıkça karışmak…
Hayata,sevgiye,özleme,gözyaşına,dahasına…
Yazılmamış metinlerde beklemez yalnızlıklar.Sözlüğün başında aşk,sonunda yalnızlık varsa;onlarca sayfa kelimelerle doluysa,sözlük geçsin karşısına çeksin harf tabancasını,kurtarsın tanıdığını…
Tanıdık ve aşka alıştık…
Tanıdık ve aşka karıştık…
Hayata tanık bir aşk değil mi?
Belki de aşka tanık bir hayat...

11 Nisan 2010 Pazar

Ortaya karışık

Dedemsiz bir evdeyim bu hafta.Karşımda anneannemin kırmızı yanaklarıyla gülümsediği o güzel resim,etrafımda dedem öldükten sonra yerini dahi değiştirmediğimiz eşyalar…
Oturduğumuz evde büyük bir tadilat olunca mecburen diğer evimize geldik.Bu sayede geçmiş kokan resimlerin arasında tebessümle vakit geçirdik.Baktığım her eşyada yaşam sevincini gördüm.Modern ve alaturka iç içe.Bir yanda bakır bir havan,diğer tarafta mutfak robotu…
Geçmişin izlerini taşıyan siyah-beyaz resimler…
“Giden gidiyor!” diyor eşyalar,geriye yok olmaya mahkumları bırakarak…
Doyumsuzlukların içindeki bu masum evi görünce isteklerimi azaltmaya karar veriyorum…
**
23 Nisan yaklaştıkça çocukların içini sevinç kaplıyor.Bu yıl onlara güzel bir ront hazırladım.Aklımda onlara şalvar giydirerek bir etkinlik yaptırmak vardı ama alacağım şalvarları dışarıda giyemeyecekleri için cici etekler almaya karar verdim.Bu sayede beden eğitimine bile önlükle gelen Zeynep’imin bir eteği olacaktı…
Hafta sonu pazara çıkarak çoraplarını ve üzerine giyecekleri kıyafetleri aldım.Etekleri için terziden pileli ve kurdeleli etek dikmesini istedim.Her şey güzel olsun istiyorum.Olur değil mi?
**
Televizyon reklamları dizilerden daha çok izlenir hale geldi.Kimi reklamlar insana “yeteeeeer”dedirtirken kiminin yaratıcılığına hayranlıkla bakıveriyor insan…Benim kuzucuklar da reklamdan her türlü faydalanıyorlar.Misal;Türkçe dersinde “Sanat Eğitimi”adlı etkinlikte ‘eser’kelimesini cümle içinde kullanmalarını istediğimde Ferdi”Eser kalmadı kirden!”diye yazdığında gülümsemeye başladım.Kendince haklıydı…
Müzik dersinde”ürtmeniiiim süper bi şarkı sölicem”diye yerinde duramayan kuzucuğu kaldırdığımda”Kızım sana mondiii alayım mııı?”diye söylemeye başladı,işin ilginç tarafı sınıf toplu halde kıza eşlik ettiler
Reklamlar içlerine işliyor.Sınıfımın en umursamazı Trafik dersinde sadece bilinmeyen numaraların ismini bildi.Neden acaba?:)
**
Karışık bir yazı olduğunun farkındayım.Malum evde olmayınca konsantre olamıyor insan:)Bari olmuşken bir tane de film yazayım.
Zindan Adası…
Merak edenler http://www.sinemalar.com/film/20904/Zindan-Adasi/’na bakabilirler.
İzlenebilir bir filmdi bana göre…
Herkese mutlu günler.

4 Nisan 2010 Pazar

Kaçış

"Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Günes kucagındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Cigerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yasamakta oldugun, anlamazsın.
Uçar gider, kossan da tutamazsın..."


William Shakespeare










Hayattan kaçışlarla hayatı kaçırdığının farkında olamayan insanlar değil miyiz?


İşten,eşten,yalandan,dertten,kimi de kabul edemediği gerçekten kaçar.Ya da kendimizden…


Kaçışlarımızın çoğunda vurup çıktığımız kapının rüzgarıyla kendimize geliriz.Fark etmemizle öfkemiz arasındaki farka pişmanlık deriz.


O an yanımıza aldığımız bavulun yükünün ağır içinin boş olduğunu fark etmeyiz bile.Kendimizden kaçışların aslında nerede olursak olalım bizi yalnız bırakmayacağını bilmemezlikten geliriz.


Öfkelerimiz yüzünden hayatın geri kalanını göremez gözlerimiz.Hayatta her zaman memnun etmek zorunda olduğumuz bir güneşin,yüreğimize dokunduğumuzda içimizde habersiz çalan iki sesli bir ezginin hakkı vardır.Güneş;yaşam,kalp;hislerimizin anahtarıdır.


Hayatımızda yaşadığımız kaçışlar farklı yönler değil,aksine ilk kaçtığımız ana eklenen mesafelerdir bana göre.Mesafe arttıkça gerçeklere yaklaştığını hisseder insan.Kimi bunu başarırken,kimi ne kadar uzaklaşsa da çözümün aynaya bakmak kadar kolay olduğunu düşünemez.Bilinmeyenli denklemlerin içinde boğulmaktansa en basit çözümü gerçekleştirir insanlar;kaçarlar…


Çözüm müdür kaçmak?


Düğümlerin kaçını rüzgar açabilir,ona dokunan bir el olmadıktan sonra?


Rüzgarın sonsuza götürmesini beklemeden yol almalıdır insan kendine.Çünkü,çözdüğü her düğümün rahatlığıyla bir adım daha yaklaşır huzura.


Sorun eğer yaşanılan ortam veya insanlarla ilgili ise ve kendi adıma konuşmam gerekirse uzak kalmayı tercih ediyorum.Beni üzebilecek ne varsa uzak kalmak…Kendi münzeviliğime yol almak…


Ve bu yalnızlığı bazı anlarda tercih ettiğim için mutlu olabiliyorum.Başkasının masallarını dinlemeye biraz ara vererek kendi gökkuşağımın soluk renklerini tekrardan boyuyorum.


Herkesin kendine ayıracağı bir zaman olmalı.Bu sayede huzursuzluklar dağına kaçmaktan vazgeçip kendi şehrindeki yıkık kaldırımları onararak hayatına yol alanların yürümelerine fırsat verebilir insan…

16 Mart 2010 Salı

Dans dans dans:))


Anne karnındaki takla atışlarıyla başlar dans etmek.Konuşmadan önce müzik eşliğinde bir sağa bir sola sallanır bebekler.Konuşmaktan bile önce dans etmek gelir yani:)Dans,bu kadar kolay bir iletişim şeklidir.Memnuniyetin simgesidir.Acıklı anlarda kimsenin aklına göbek atmak gelmez.Hatta yerinden bile kıpırdamak istemez insan.Gerçi ben hüzün anlarında çevremdekilerin hepsinin oyndığını düşünüp mutlu oluyorum.O ayrı tabiî ki:)



Çeşitli ülkelere,bölgelere hatta kabilelere ayrılmıştır dans.Ne zaman bir kültür haline bile gelindiği bilinmemektedir.Kimi müziğe ihtiyaç duymadan ayaklarının çıkardığı seslerle dans ederken,kimi bir kapı gıcırtısını uyarıcı olarak alır.Ve topluluklarda birliğin simgesidir.Hele ki halk oyunları bizim için önemli unsurlardan biridir.Yöreler kendilerine uygun halk oyunlarıyla yaşam biçimlerini,hüzünlerini,özlemlerini yansıtırlar.Kimi toprağı anlatır,kimi öfkesini,kimi ihtişamı anlatır,kimi denizinin oynak hamsisini…Her biri ayrı bir işlemesidir toprağın,her biri izlenesi…


Dans edenleri seyretmeyi seviyorum.Fakat düğünlerde dans edenleri seyretmeyi sevmiyorum:)Aslında gözlemlediğimde çok hoş şeyler ortaya çıkıyor.Mesela bir grup salonun en uç köşesinde düğünden bir haber otururken,diğer grup pistten asla inmez.Hatta düğün sahipleri düğün sonrasında ayriyeten onlara teşekkür eder.Her düğünde böyle sevimli dans edenler bulunmalıdır.Gözleri boşluğa dalanlar ise gelin damat dans ederken kendi düğününü düşünür:)(Düşünmeyen bayan var mı bilmiyorum:))Dansın en keyifli anıdır düğünler.Düğünlerde sadece izleyiciyseniz benim gibi insanları gözlemleyebilirsiniz:)


Aslında 23 Nisan çalışmaları bu yazımı yazmama vesile oldu.Kuzucukların dans etmek adına çırpınışları,bir sağa bir sola kaçışları,öğretmen arkaya döndüğünde havalara zıplamaları görülmeye değer şeylerdi.Fakat her dalda olduğu gibi ritme uygun dans etmek gibi bir yeteneği olamayan kuzucuklar da vardı.Kimi hareketleri çok çabuk kapıyorken kimi sen sağ dersen sol anlıyordu.Haliyle eve geldikten kısa bir süre sonra kendimi yorgun hissederek kıvrılıyorum bir köşeye.Sessizlikte bile “birkiiüç,birkiiüç,hoppaaa”sesleri duyuyorum:)Bu yorulmaların sonucunda iyi bir şeyler olacağını düşünüyorum.Hayırlısı…

12 Mart 2010 Cuma

Öylesine




Küçükken en sevdiğim oyunlardan biriydi Tetris oyunu.”Ezgi ürtmen,buldun bir oyun daha!”seslerini duyar gibiyim:)Dersi de bu şekilde oynayarak geçirmeyi seviyorum.Mesela bugün “Kesirler”konusunu işlerken,asetat kağıtlarındaki kesir şekillerini,duvara yansıtıp ellerini duvarlara vurdurarak saydırdım:)Yan sınıf bu durumdan şikayetçi olsa da en uyuklayanı bile öğrendi:)


Hayal gücümün sınırlarını zorlamayı seviyorum.Tetris oyunu ile matematiği bağdaştırarak renkli şeyler yapmaya çalıştım.Neticede güzel şeyler ortaya çıktı.Yorucu fakat mutlu bir gün geçirdim…







Tetris oyunu demişken uzun zamandır istediğim bir kitaplıktan bahsetmek istedim.Tetris kitaplık:)Çok eğlenceli değil mi?:)Evdeki kitaplığıma kitaplarım sığmayınca bizimkilere böyle bir istekte bulundum.Bakakaldılar:)Annem”birkaç tanede renkli top atalım odaya oynarız ailecek dediğin de “hmm olabilir:)”dedim.Kadın iyice şok geçirdi.Şaka tabii:)

Fikrimden soğumazsam böyle bir şeyi ileride düşünebilirim:)Dolaplarıma sığmayan kitaplarımı kutulara koymaya kıyamıyorum.Belki ikna ederim…

**


Oldum olası okulda çalan o yırtıcı zil seslerinden nefret etmişimdir.”Zırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr”diye kulakları tırmalayan sesle sınıfa doğru gitmek işkence gibi geliyor.En son “Pavlov bile köpeğine böyle bir zil sesi sunmamıştır”dediğim de gülerek”yahu nerden buluyorsun bu sözleri!”dediler.Gereksiz şeylere kafam iyi çalışıyor sanırım:)


Okul için yeni ve güzel melodiler bulmaya çalışıyorum.Ezgilimelodiler:)


Sayfamdaki gibi her güne ayrı bir zil sesi mi bulsam:)Nöbet günlerimde hemen sınıfa koşacakları bir zil sesi bulmalıyım.Diğer türlü bahçede peşlerinden ittirerek sınıfa sokmak zorunda kalıyorum:)Onların da uyarıcılara ihtiyaçları var değil mi?:)


Karşımdaki ekranla muhabbet gibi olmuş yazdıklarım,idare edin:)Anlamlı cümleleri tüm hafta boyunca kullanınca elimde yap-boz kelimeler kalıyor.Birleştiriverdim işte:)

12 Ocak 2010 Salı

günden kalan

3 günlük tatil ne de güzel gelmişti.
Bu sabah 1 km yol yürüyerek eski yorgunluğuma geri kavuştum.Okul yolu düz gidermiş,pehhhhhh halt etmişler,yürümekten tükendim…
Baştan anlatayım.Sabah haberlerin de uyarısıyla beyaz örtüyle uyandık güne.Dağ,taş,kuş,böcek ne varsa hepsi beyaza bürünmüştü.Okul yolu açılmıştır inşallah diyerek çıktım evden.Minibüs yolculuğu çok iyiydi.Ta ki köyün giriş kısmına gelene kadar.Arabayla yokuş yukarı bir çıktık,bir indik.Kimimiz indi minibüsten,iteleme yolu ile bir şeyler başaracağını sandı.BaşaramadıJTuğba arkidiş öğrencilerinin ikisine balık almış,zavallıcıkların dengeleri şaştı poşetin içinde.Hemen o esnada replik uydurdum.”İki balığın köyü gördükten sonra intihar halleriJKimsecikler gülmedi amaJ)Psikolojiden olsa gerekJ
Tabana kuvvet diyerekten indik.Öncümüz olarak Engin Hoca önden yürüdü,yolumuzu açtı.Biz de ördekler olarak peşinden gitmeye başladık.Bildiğiniz Köy öğretmenleri işteJKarlar yüzümüze yüzümüze geliyor,burnumuzdan giriyor,kulağımızdan giriyor,öksürmeler,hapşurmalar bitmiyor.Bembeyaz örtüden görünen üç beş şey var.Yok bunlar şey de değil.Aslandan bozma devasa köpekler.Kimisine dikenli tasmalar takıp daha da vahşileştirmişler.Bize sırıtıyorlar sankiJNeyseki bulaşmıyorlar…
Müdür yardımcımız resmimizi çekiyor,paçalar kar içinde nihayet okul kapısından giriyoruz.Çocukların hepsi bizi alkışlıyor.”Oleeeeeeeeey hocalar geldi!” diyeJNe oluyoruz,kamera nerde?:))diyesi geliyor insanın…
Yani bugün de karlara biz de çocuklar da doyuyoruz.Onları ne karda uyarsak da karları yiyorlar.Sınıf tahtasında karlardan bir resim oluşuyor.”Kar nasıl yukarıdan aşağıya doğru akar?”J
Bugünden aklımda kalan ise,öğrencimin tabanı delik çoraplarından çıkan minik ayağın yarattığı kırmızılık kalıyor…
Kışın bir başka üşüyorlar.O haldeyken dersi bırakıp sadece bakakalıyorum.Üşürken beni anlayamaz değil mi?
Hayat işte…
Bugün de bitti…