1 Eylül 2010 Çarşamba
Yalnızlık...Ömür Boyu...
Öğretmenliğimin ilk haftalarıydı.Köyün havasından çok sessizliği ürkütmüştü beni.Bir şeyler vardı,farklı bir şekilde karşıma çıkacaktı.
Öğretmenler odasındaki dolaplardan birini seçtim kendim için.Sanki uzun zamandır el sürülmüyormuş gibi duruyordu.Dolap bile kendine küskündü,açılmıyordu.Bir kaç eski kitap ve araya sıkışmış bir resim buldum.Mezuniyet fotoğraflarından biriydi bu resim.Gülümseyen bir yüz,siyah fönlü saçlar ve mezuniyet giysisi.”Kim bu?” diye sorduğumda öylece kalakaldı herkes.Söyledikleri;”bizim buradan bir Habibe Öğretmen geçti”sözü oldu.Anlatmaya başladı bir öğretmen…
İmkansızlıklar içinde bitirilen bir okuldan sonra ilk atanma yeriydi,bu okul.Yalnız gelmişti,yalnız da gidecekti…Köyde lojman olmadığından, muhtar ahırdan bozma bir ev yaparak öğretmenin orada kalmasını sağlamıştı.Kırık dökük bir ev ve yalnızlık…
Kısa zamanda köy hayatına alışmıştı.Okuma yazma bilmeyen bayanlara yardımcı oluyor,öğrencilerinin hepsini ayrı bir hazla seviyordu.Maaşından ne kadar artarsa üç beş kuruş ailesine yollayarak onların geçinmelerine de yardımcı oluyordu.Her şey yolundaydı…
Ta ki…
Sabah öğrenciler her zamanki gibi merdivenlerin önünde sıralanmış,öğretmenlerini bekliyorlardı.Her zaman vaktinden önce okulda bulunan Habibe öğretmenden ses gelmeyince okul müdürü ve öğretmen arkadaşları evine doğru yürümeye başladılar…
Seslendiklerinde kimsenin ses vermediğini duydular.Kapıyı kırmak hiç zor olmadı onlar için…Ahırdan bozma bir ev ne derece sağlıklı olur bilinmezdi.Bilinmedi de…
Sobadan sızan gaz,uykusunda yakaladı onu…Yalnızlık ömür boyuydu.Ölüm bile yalnız bıraktı onu…Çocukların feryatları,kadınların acı çığlıklarına karıştı.Şuan 7.sınıfta okuyan Yusuf,öğretmeninin o dönemlerde ölümünü hazmedemeyip gelişim sıkıntısı yaşadı…Hala okuma yazma bilmiyor…İsmine ağıtlar yakıldı,köy ağladı.Dinledim öyküyü,ben ağladım…
Cenazesini köy halkı aralarında para toplayarak evine yolladı…
O günden sonra hiçbir öğretmen köyde kalmadı.
Geriye,seneler sonrasında karşıma çıkan resmi kaldı…
O da can acıttı...
Blogcudaki sayfamdan taşıdığım bu yazıdaki selamım,Eğitim-Öğretim yılının ilk gün heyecanını emek hırsızları yüzünden yaşayamayacak olanlara gitsin...
Ve zor şartlar altından öğretmenlik yapan meslektaşlarıma...
Saygıyla...
resim:deviantart
29 Ağustos 2010 Pazar
Hayat bu işte...
Hayat işte…
Bazısı yanlışı sever bu yolda…
Kimi gördüğü otu,böceği,ne varsa her şeyi kardeşi bilir;aldanır…
Bazısı kurban olur,çeker içini.Bilinir ya rüyalarının hepsi besili!Kaçınılmaz,kurban olurlar…
Kimine sanki bir kör kar yağar.Masal bu!Kar beyaz olsa ne yazar?!
Kimi de ince yarayı kaşır durur.Hem tatlıdır hem kaşınmalıdır.Sonuç;can kanatır…
Akşamı bir yük kamyonu gibi çalışanın...Serinlemek için çıkar dağlara,yine akşam güneşiyle güreşir.Yorgundur,yorulur…
Kiminin merakı çekmiş gitmiş bir yerlere,unutuyor gölgesini,
Kimi zaten bileti geçersiz bir yolcu,kendini bildi bileli…
Fotoğraf bile kendine bakmaktan yaşlanmış,boş oda,boş salon,bomboş…
Kimi ölür de vazgeçmez ölmekten,
Kimi,diri diri gömülmekten…
Bazısının dili sürçer özgür vezinlerde,uykusuzluğa alışır,
Bazısı bankalarda yaşamak için tedavüle karışır…
Yolcular ellerinde günleri tutar ürkek vagonlarda,
Günler yarım,ömür;günden de eksik…
Kimi acısına ortak etmez,kendisiyle yetinir,
Gizemi erişir buza,kendi gizeminde erir…
Nesneler gibi gölgesine sığınmasın insanlar.Yalnızlığa alışmasın...
Her bir noktada farklı ışıklardayız hepimiz...
Bugün kapılarını hayata kapatan insanları düşündüm.Yalnızlıklarında hüznü gördüm.Kaşlarının namlu gibi çatıldığı sedirlerini,yıpratılmaya korktukları yüreklerini gördüm.Açılsın kapılar,yer edinmeyi bilenlere…
Kapılara inat;
Sen de aç kapını bezirgân başı…
(resim:deviantart)
25 Ağustos 2010 Çarşamba
Kuzucukların sağlık muhabbetleri:)
Okul salonunda temizlik sunusu yaparken elleri sabunla yıkamanın öneminden bahsediyordum ve mikropların ancak bu yolla ölebileceklerini önemle vurguluyordum.
Birinci sınıf öğrencisi ısrarla 'ööörtmeniiiim!!'diye bağırıp söz istedi:
Peki sadece suyla yıkasak noooluuurrr?
Tabiî ki cevap yine yanındaki Abdüş(Abdurrahman)'den geldi:
E o zaman da mikroplar bayılırlar:)
****************************************************************************
Sınıfa heyecanla mikroskop getirip,günler öncesinden beklettiğim sudaki mikroskobik canlıları gösterecektim.Ben laboratuvar kapısını kilitlerken sınıftaki sesleri burnumun dibindeymiş gibi hissediyordum.
Sınıftan içeri girdiğimde öğrencilerim,aralarında elleri en kirli olan çocuğu seçip elini mikroskobun arasına koymuş beni bekliyorlardı.Fırsattan istifade daha çok mikrop görebilmek için!!:)
*******************************************************
"Hastaların iyileşebilmesi için yeni bir şey icat etseniz resmi ne olurdu?"diye sormuştum.Birçoğu farklı şeyler çizdiler.En güldüreni ise,beyaz sayfanın üzerindeki nane ve limon resmi olmuştu…
*******************************************************
Yoğun geçen dersleri bünyem kaldıramamış,üstüne içtiğim soğuk su yüzünden bademciklerim şişmişti.Ders esnasında başımı masanın üstüne koyuverdim.Minik bir el omzuma sevgi dolu vurup:
Sen hastasın herhal öretmenim,yarın gelme!
dedi…
**********************************************************
Okulda her hafta düzenlenen etkinlikle en temiz sınıfa beyaz bayrak veriliyordu.Genelde ödül cuma günleri verildiği için de tüm okul deli gibi sınıf temizliyordu.Mini mini birler hariç…
"Bizim neyimiz eksik?!!" düşüncesiyle kolları sıvayan birinci sınıflar önce öğretmenlerinin masalarına bir kova su dökerek temizliğe girişmişler.
Kapıyı da kapattıkları için sınıfta olan biteni ancak kapı altından sızan köpükler ve gülüşmelerle anlayabildim,
Manzarada,her yeri köpük olmuş kikirdeyen dişsiz erkekler,defterleri ıslanan kızlar vardı.
*******************************************************
Suyla mikropların bayıldığını düşünen Abdurrahman(Abdüş),ellerinin köpüğüyle merdivenlerden düşüyor.Ağlamasını beklerken,benden ayna istiyor ve “çilleriiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiimmm”diye bağırıyor.Çillerinin ona çok yakıştığını düşündüğü için arkadaşlarından teselli bekliyor.
"Yapma be Abdüş,burnunun üstündeki bir tane benek gitmiş,üzülme!"diyor diğer afacan…
Gülüyorum…
*******************************************************
Kişisel bakımını yapan insanların daha az hastalığa yakalandıklarını söylediğimde,öğrencim soruyor.
Hep hastasınız ama;kişisel bakımınızı yapmıyor musunuz ürtmenimmm?
Diyor…
******************************************************************
Soruları,sorunları,komiklikleri ve masumlukları hiç bitmiyor...
resim:Kuzucuklarımın üçüncü sınıftayken şımarık halleri:))
21 Ağustos 2010 Cumartesi
Yalnızlığın ilacı;Bir tas şeker
Kırışık ellerin taşıdığı bir tas şeker,muhabbeti aratan…
Hayata direnemeyen omurgalarında koca bir yalnızlık barındıran...
Uzun ve yalnız bir ömrün pençesine düşen;O…
Kerpiç evin duvarlarındaki denizin dalgası,titrek ellerin fırça darbeleriyle oluşturulmuş,neredeyse yontma taş devrine rahmet yağdıran evin en sakiniydi...
Evin yolu geçeni değil de sonbaharın demini karşılıyor gibiydi…
Sarı,kuru,ayazı olan bir yol…
Köyde yaşayan tek oğlundan da ümidi kesmiş,hayata küsmüş,gülüşü hüzne kilitlemiş kendi halinde yaşıyorken,köye gelen öğretmenlerle konuşmak ümidiyle elinde bir tas şekerle okul kapısında belirirdi.
Öyle ya,ne yemek yapacak derman kalmıştı ellerinde,ne de konuk edebileceği bir yer…
Küçük odasına sığamayacağımızı düşündüğünden,elinde bazen bir çay,bazen akide şekerleriyle kapımıza kadar gelir,sohbet ederdi…
Sınıf penceresinden evine doğru baktığımda elinde odun parçasıyla toprağı çizdiğini görürdüm.
Sadık yarinin toprak olduğu düşüncesi içine yerleşmiş olacak ki,onunla dertleşecek kadar içine sığmayan bir şeyler vardı…
Sözler,yaşanmışlıklar,acılar…
Anlatmadı,anlatamadı derdini hiç…
Elinde dul kalmış bir yaşam vardı sadece,bankalara yatırılamayan…
Bankaya yatan da sadece yaşlılığının karşılığıydı…
Dumanlar tütüyor bahçelere kurulan sobaların üstünden.Çocuklar evlerin arasına sıkışan yollarda kendilerine oyunlar üretiyorlar,top yapıyorlar çamaşır suyu kutularını.Kadınlar tek merdivenli kapı önüne tüneyip,eşarplarının ucu ağızlarında birbirlerine laf anlatıyorlar.Erkekler evden bozma köy kahvesinde zamanı geçiriyorlar,telaşsız…
Geriye evin tek göz odasında,sedir üstünde,camdan dışarıyı seyreden yaşlı kadınlar kalıyor…
Ve bir de,
Yalnızlıktan firar etmek isteyen,yine de geçmişin elini bırakmayan bir kadın;
Selvi nine…
19 Ağustos 2010 Perşembe
Unlu bir gün:)
Yemyeşil bir bahçe...
Kuşlar ötüşüyor,hallerinden mutlu oldukları görünüyor.
Hava sıcak.
Teyzem feci gaza gelerek hamur yoğurmaya başlamış.
Annem "bu işten nasıl sıyrılırım???"diye kara kara düşünüyor.
Çünkü gerçekten teyzem tüm orduya yetecek türden bir aş malzemesi oluşturmaya çalışıyor.(Aş'ın ne demek olduğunu yazımın sonunda anlatırım:))
O esnada İzmir'den gelen sevdiceğin ailesi,ailemi görmek için beni arıyor.Arabalarına binip gidiyorum onlarla...
Annemin gözleri parlıyor,hamur yoğurmak için artık kara kara düşünmesine gerek kalmıyor.
Arabadan indikten 5 dakika sonra,sevdiceğin annesini hamur malzemesi oluştururken,babasını da hamur yoğururken görüyorum:)(Babasının babama bu kadar benzeyeceğini düşünemezdim)
Bahçede bulunan herkes tüm gayretiyle hamur yoğuruyor,kışlık erişteler,makarnalar ve aşlar yapıyor.
Sevdiğin insanın aile dostun ve akraban olması böyle hoşluklar yaratabiliyor.
Tabi bu aile biraz daha farklı:)
Ben ne mi yapıyorum?
Hamur kesme aletinin kolunu çeviriyorum:))
Bana o görevi layık gördükleri için de keyif alıyorum.Hem,kol çevirmek de belli bir zamandan sonra yoruyor insanı.Zor iş:))
Her nedense iş bittikten sonra bir tek benim üzerim baştan aşağıya un oluyor.Kol çevirerek de una bulanabilen ender insanlardan oluyorum...
Üzerimdeki unu suyla temizleme gibi mantıksızca bir hareket yapıyorum ve hamur kıvamına dönüşüyorum...
Velhasıl,açlığı hissetmeden,bol kahkahalı,keyifli anlar yaşıyoruz.
Her günümüz böyle keyifli geçer mi???
Öyle diliyorum ben:))
(Aş:Hamurun makarna,erişte veya üçgen şeklinde kesilerek kurutulmasından oluşan,çorbaya lezzet veren şahane bir hamur türü.)
17 Ağustos 2010 Salı
Özlemin derin uykusu...
Susun!
Özlemler uyuyor içimde,uyanmasın.
Telaşlı bahçemde,gamsız sallanıyor dallar,
Her bir yaprağı tutun,sessizliğini duymasın…
Korkuları bile suda biledim sessiz
“Sus”la büyüttüm özlemi
Sevgimin gölgesinde yürüttüm…
Apansız gidecekti çünkü,eğretiydi…
Ufaladı yüreğimin minik elleri acıyı
Acıyla yedirdim,yorgunluğu ağır dünleri
İştahla biliyordum ki yaşamaktır aşk
Ve yenerek yeşerir tüm filizler…
Düştü bir kere suyun ateşine gönül
Aman gri damlalara bulaşmasın!
Susun…
Özlemler uyuyor içimde,uyanmasın!
ezgilimelodi
ezgilimelodi
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Uyku arası;Emniyetten aranıyorum.
Uykumun en güzel yerinde bir an rüya sandığım bir telefon görüşmesi içinde buluyorum kendimi.Normalde,uykumu alamadığım ve aniden uyandığım anlarda her türlü saçmalamaya meyilli bir bünyem olduğu için,uykusuzluktan her daim korkuyorum.Neticede uyandırılıyorum en derin uykumdan.
"Alo!"
"Buyrun."
"Eeee iyi sabahlar,ben emniyetten arıyorum."
"Hı??!!!"
Beş saniyelik sessizlikten sonraki o cevap:
"Ben bir şey yapmadım ki!"
Hayatımda ilk kez emniyetten aranıyordum.Televizyona bağlanan ismini vermek istemeyen izleyiciler gibi o an beni de heyecan basmıştı.Uyku sersemliğinin üstüne eklenen heyecanımın böyle çocukça bir cevap verdirebileceğini de öğrenmiş oldum.
"Sen eğer öğretmenlik mesleğini senelerce çocukların içinde sürdürmeye devam edersen,çocuk gibi oluverirsin!" demişti,öğretmenliğinin en isyankar zamanındaki annem:)
Karşımdaki görevliye böyle bir cevap vereceğimi o da düşünmezdi heralde...
"Yok,Ezgi hanım zaten ben seçimde görevli olduğunuzu söyleyecektim.Gerekli evrakları buraya uğrarsanız alırsınız."
İkinci sessizlik...
Bu cümleyi duymamla birlikte geçmişe bir yolculuk yaptım.
Seneler önceki seçimde de görevliydim ve bu seçim başıma türlü sıkıntılar sokan bir seçim olmuştu.
Misal,sabah bizi seçim yerine götüren hizmetlimiz yediği bedava fındıklardan zehirlendiği için geç gelmişti.Zor bela yetiştikten sonra köyde muhtarlık kavgası çıkmıştı ve ayırmaya çalışan askerlerden biriyle çarpışmıştık.Çıkan sonuç zarflarının içinden elektrik faturaları,notlar,karalamaları ayıklamak için gereğinden fazla zaman harcamıştık.
Köylü teyzelerimin imza atamadıkları için parmak basmaları gerekiyordu ve ısrarla o parmaklarını bana vermiyorlardı.Ellerim mürekkep olmuştu.
Ha aklıma gelmişken,sınıftaki paravanda oy kullanan teyzem sınıf silgisini getirip"buunnann mıı oy basaciiiizzzz"diye beni komaya sokmuştu.
Sıraya girmeyen bir amca isyanımın son noktasına getirmişti.
En komiği de okuma yazma öğrettiğim(çok konuşmaktan öğrenemedi:)) teyzem harfleri karıştırıp TKP'ye oy atmıştı.Zaten köydeki bir oy ona aitti:)
Bu arada ben düşünürken telefonda hala emniyetten arayan polis arkadaş vardı:)
Gülümseyek iyi günler dedi ve kapattı.
Uyku arası telefon muhabbetlerime bir yenisi daha eklenmiş oldu...
Seçim mi???
Nelerle karşılaşacağımı bilemiyorum.Başlangıç böyleyse...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






