13 Ağustos 2010 Cuma

Sıcak bir dizi;Ramazan Güzeldir...


İlk kez geçen sene TRT'de yayınlanan bu diziyi seyretmeye doyamıyordum.Şahane bir oyuncu kadrosu,içten esprileri,sıkmayan,yormayan oyunculuklarıyla 30 dakika boyunca izleyeni kendine çeken ender dizilerden...Kısa sürmesi bakımından da insanı bunaltan 90 dakikalık dizilerden daha çekici hale geliyor.
30 bölüm olması beni üzse de,iğrenç esprilerin yapıldığı,saçma sapan dizilerin içinden seçip seyredebildiğim için kendimi şanslı hissediyordum.
Özellikle Tokat şivesi ile konuşan dilenciyi seyretmekten büyük keyif alıyorum.
Dizi,daha önceden İkinci Bahar adlı dizinin çekildiği Samatya'da çekilmiş.Oyuncuları;Erdal Tosun, Tuncay Bayezit, Selahattin Taşdöğen, Sümer Tilmaç, Murat Cemcir, İlker Ayrık ve Şinasi Yurtsever paylaşıyor.
Davulcu manisi, teravih namazı, fırından yeni çıkmış Ramazan pidesi, tekne orucu tutan çocuklar, sahur ve iftar telaşları, Ramazan’ın o sıcacık atmosferi yine bu yıl da bu güzel diziyle birlikte yaşanıyor...
İyi seyirler...

10 Ağustos 2010 Salı

Anıtkabir'i anlatmak...

Ankara’ya gittiğimde,uğramak istediğim yerlerden biriydi Anıtkabir…

Bu kez oraya öğrencilerim için gidecektim…
Derslerimden birinde Anıtkabir’den bahsederken,öğrencilerimin çoğu boncuk gözlerini açmış şaşkın bir vaziyette beni dinliyorlardı.Büyük dedemin,meclis açıldığındaki ilk milletvekili olduğunu,fakat meclise giderken,yolda Ermeniler tarafından öldürüldüğünü,bu yüzden Anıtkabir’de ismi olup resmi olamayan milletvekillerinden birisi olduğunu söylüyordum.Anıtkabir'de Atatürk hakkında öğrenecekleri çok şey olduğunu söylediğimde,merak edip sorular sormaya başladılar.Orada sadece anıt bir mezar olduğu düşüncelerinin yanına yeni bilgiler ekledim.Atatürk’ün kıyafetleri,savaşlar hakkında bilgiler,resimler,belgeler,ev eşyaları,hayran kalınacak bir kütüphane,çeşitli madalyalar,ressamların duvarlara yaptıkları savaşı anlatan resimler,arabalar ve dahası…
Hepsi o an gözlerinde farklı şeyler canlandırdılar.Kimi eşyalara insanların dokunabileceğini düşünüp”Atatürk’ü koklarım o zamaaan!!”diye sevindi,kimi bu kadar değerli olan bir şeyin mutlaka muhafaza edileceğini belirtti.
Düşündüm…
Yani,seneler boyunca anlatıp duruyoruz her şeyi.Hemen hemen hepsi de uçup gidiyor zihinlerinden.Birçok okul geziler düzenleyebiliyor.Köy okulları bundan da nasiplenemediği için ancak anlatıldığı zaman bilgi sahibi olabiliyorlar.
Bu bilgi açlığını gidermek için sanal müzeler oluşturuluyor.Fakat yine sıkıntısını internet problemi yaşayan köy okulları çekiyor.Nitekim ben de olduğu gibi…
Bilgisayarımı hevesle okula götürdüğümde sayfanın açılmasını bekleyerek birkaç saat zaman kaybı yaşamıştım.
Sağolsun yardım istediğim birkaç kişi çeşitli resimler ve sunular bularak en azından projektör yardımı ile çocuklara sunmamı sağladılar…
Ben de gittiğimde fotoğraf çekmeme müsaade edilen yerlerde çekim yaparak dönem içinde onlara sunabileceğim çeşitli albümler oluşturdum.
İmkanı olan her ailenin çocuğunu götürmesini çok istiyorum.Yani,faydalanılabilen mükemmel bir yer varken,gidilmemesi üzücü bir durum olur…
****
Geçenlerde telefonumda yabancı bir numaranın beni aradığını gördüm.Açar açmaz üürtttmeniiim sesini duyduğumda arayanın Ersin olduğunu anladım:)
“Ürtmeniim nasılsın?Tahinin çıkmadı değil mi ürtmenim?(Tayin demeyi de öğrenecek:)
“Yok canım,sizinleyim yine:)”
“Tatiliniz nasıl gidiyor?”
“İyi,Ankara’ya gidebildim şimdilik.”
“Aaaa Anıtkabir’e!!Resim getirirsiniz dimi ürtmenim?”
“Getiririm elbette.Sen ne yapıyorsun?Okula gidiyor musun,kitap okumak için?”
“Yok,ürtmenim,tarla işlerimiz oluyor.Gitmedim valla(Açık sözlü:)
“Bu numara kimin?”
“Senin ürtmenim”
“Hayır arayan numara kimin?”
“Benim ürtmenim”
:)“Kaydediyorum,o zaman.”
“Örencim Ersin diye kaydedersin ürtmenim(Yol gösterici:)
Tüm çocukların selamı var.
Kızlar sabahtan akşama kadar oyun oynuyorlar,haberin olsun ürtmenim(Kızlara düşman:)”
“Hadi öpüyorum Ersin seni.”
“Ben de öpüyorum seni(Öğretmeni arkadaşı zanneder:)”
Telefonu kapattığımda bir süre güldüm…
Sonrasında düşündüm:
Dünyası,tarlanın dört bir köşesi olan çocukların ellerini topraktan arındırıp geçmişi öğrenebilecekleri gezilerin içine soksalar,ne büyük bir iyilik yapmış olurdu,o sözleşmeli öğretmenleri küçümseyen ve hatta oy için geziye çıkan büyük büyük insanlar!!!

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Pireler ve cesaret...


Balkondayım…

Gündüzün kavurucu sıcağının aksine derinlerden esen bir rüzgar var.
İnatla canımı acıtan bu sivrisinekler de neyin nesi?
Rüzgara karşı inatla uçuşmaya devam ediyorlar.Tam da benim bulunduğum yöne!
Oldum olası rahat bırakmazlardı zaten böcekler beni.Bilen bilir canımı nasıl acıttıklarını...
Güneşi engellesin diye neredeyse balkon kapısından içeri girmesine izin vereceğimiz akasya ağacı yaprağıyla burnuma giriyor.Hapşırdım,hem de üç kere:)(Böyle bir reklam vardı değil mi?:)Cırcır böceğinin daimi yuvası o ağaç olduğu için cırcır ötüp rahatsız etmekten çekinmiyor.Ağacı sallıyorum.Susuyor.Sonra bir daha!Yine sallıyorum.O susma anlarını içinden ettiği küfürler olarak düşünüyorum.
Rahat bıraktım onu da!
Burnuma iğde kokusu geliyor.
Kaşınıyorum.
Feci saldırdılar bu sefer böcekler…
Böcekler demişken aklıma bir yorumda bahsettiğim anı geldi.
Anılar bol:)
Görev aldığım ilk yıl köyde inek ve koyun fazla olduğu için,okulda öğrencilerin yanında ek olarak böcekler de geliyordu.Bana saldıran da genel de pireler oluyordu.
Pireyi hala göremesem de yarattığı etkileri çok iyi biliyorum.
Amman kaşınmasın kimse!!
Üzerimde harita çizme kabiliyeti olan bu hayvancık gerçekten yorgan yaktırır cinsten oluyordu.Çoğu zaman psikolojimi bozduğu için de,sınıfı dezenfekte edip ez azından içimin rahat etmesini sağlıyordum.
Bu da mesleğin bir yanıydı,ve sanırım köydekiler bununla tanışıyordu…
Derken,üzerinde durduğum temizlik eğitimiyle bu sorunun az üstesinden gelmiş oluyordum.
Geriye bir şey kalıyordu.
Kızların taranamamaktan değişik bir hal almış,paket lastikleriyle toplu saçları…
Evet,aileleri ilgilenmiyorsa ve bu ciddi bir sorunsa,oturur saçlarını keserdim…
Deli cesareti…
Kestim saçlarını kızların…
Tahmin ettiğimden çok daha güzel oldu.Kimine yaylı taçlar,kimine de iki yandan çıtçıt tokalar alıp şekil verdim saçlarına.
Müdür gördüğünde:
“Ammmaaaan hocam ne yaptın?!!Aileleri ne der şimdi!!”
deyince aldı beni bir telaş…
Beklediğim kapı tıkırtısıyla içeri öğrencimin velisi girdi.
Ben telaşla yüzüne bakarken,O
“Ya hoca efendi(efendi der hep bana),Allah razı olsun senden,bir arada ben gelim de benim bi saçlarımı kes olur mu?”
dedi…
Ailelerine sormadan böyle bir şey yaptığım için kendimi suçluyordum.Onların ilgisizliklerini belki de yüzlerine vuruyordum.Bir yandan da haklıydım.Sabah çocuğu yerine ineği doyuran velilerim vardı.Verimin sadece hayvandan geldiğini düşünüyorlardı.Tamam,kızlarım saçlarını kısaltmamdan çok memnundu hatta onların saçlarındaki lastiği çıkarırken zorlanmalarını görünce dayanamayıp kesmiştim saçlarını.
Bir daha böyle bir şey yapmadım.Kızlar artık saçları orta boylarda,yıkanmış ve temiz tokalarla geldiler okula.
Bu düzen için ise aradan 3 yıl geçmişti…
Öncesi ve sonrası diye ayırdığımda,görev aldığım ilk yıl onlar için milat olmuştu...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Kalemin yeniden icadı...


Kurşun kalemler…

Minik ellerin sarıp sarmaladığı,heyecanlandığında sapını kemirmekten çekinmediği,sıra arkadaşlarıyla boylarını ölçüp dersin bölünmesine neden olan uzun,orta,kısa kalemler…
Küçüklüğüme dair en karalaması bol anılar, çantamdaki kalemler,silgiler ve onları içine hevesle yerleştirdiğim kalemliğimle yaşadığım anılardı.
Sınıf arkadaşlarım beğendikleri metalden kalemliğimin fiyatını sorduklarına,onbinbeşbinbeşyüzdoksandörtkırksekizbinyüz…diye abartılı ve uyduruk bir sayı söyleyip,hem pahada hem de manevi olarak bendeki değerinin ne kadar önemli olduğunu anlatmak istemiştim.Öyle ya,bana hediye eden annemdi…
Üzerinde arı maya deseni olan silgileri koklamamıza izin vermezlerdi,kanser yapıyormuş diye…Halbuki ne kadar güzel kokuları vardı silgilerin!
Kurşun kalemlerimi de kemirmeyeyim diye sapına yaylı,renkli oyuncaklar takardı annem.Bu kalem oyuncaklarının,öğretmenimden azar işitmeme neden olduğunu bilmezdi çünkü!


***
Öğrencilerimin mektuplarının,hediyelerinin olduğu ahşap kutumda bir şey gözüme ilişti.
Çocuklara yazı yazdırırken arka sırada yazı yazmak için kendini parçalayan bir öğrencim vardı.Yanına yaklaştığımda yeni icadıyla tanışmış oldum.Yazı yazamayacak duruma gelmiş olan kalemin sapına demir geçirerek kalemin ucunu çıkarmış,kalemi tam anlamıyla bitene dek kullanılabilir hale getirmiş.

Masum yüzüne bakakaldım.İsraf edilen onlarca kalemin içinde bu kalem ne kadar da asil görünüyordu.
Benim çocuklarım,yokluğu en zirvesinde yaşadıkları için hayata çok güzel bir ders veriyordu.
Yanına eğilip daha geçenlerde ona verdiğim kalemi neden kullanmadığını sordum.Derslerin birinde ödül olarak hediye ettiğim için saklıyormuş.”Kullan!Bitince sana hediye edeceğim çok güzel kalemlerim var!!”dedim…
Kalemini de saklamak istediğimi söyleyip elinden aldım…
Kutudaki her bir parça ayrı bir anıyı barındırıyordu ben de,kalemi gördüğümde o anıyı bir kez daha yaşadım…

29 Temmuz 2010 Perşembe

Düşünmenin İzdüşümü


Düşünürüz değil mi?

Aktarabilir miyiz?
Herzaman değil...Düşüncelerimizi aktaracağımız kişi sevdiğimiz ise genelde sus pus oluruz,hatta yetmez küs oluruz.(Bayanlar özellikle:),"Hadi bizi anla!! "deriz susarak...
Yetmez bazen,takıldığımız anlarda ellerimize,mimiklerimize başvururuz.Etkili de olur hem görüntü hem ses olayı.
Çünkü sesli düşünürsek işte o an konuşmanın kapsama alanına girmiş bulunuruz.Konuşmanın da bir çok yöntemi var,belki hala bilmediğimiz...
Konuşma yöntemlerinden bir kaçının eksikliği anlatımda nelere yol açar tahmin bile edilemez.
Mesela;bizim bir sabah şekerimiz vardı,üniversitede okurken...Yetmiş küsür yaşında belki,şekerliği yerinde de susup gözleri konuşsa çok daha iyi anlaşabileceğimiz biriydi...Sade bir ses tonuyla anlatacağı ne varsa anlatır,sonrada çıkar giderdi.Ah bir farkedebilse bu eksikliğini,"etkili konuşma sanatı"ile ilgili bir kaç bir şey araştırıp öyle karşımıza çıkardı...
Ben de öğretmenim,onun gibi yapıyor muyum?
Yapsam kuzular beni dinler mi hiç:)...
Ne zor şey aslında şu bloga düşündüklerini aktarabilmek,o duyguyu okuyucuda da oluşturabilmek...Her yazar kişisi "kendim için açtım blogu,kimse anlamasa da mühim değil"dese de,birilerinin anlayabilmesi emin olun ki onu mutlu kılar.Ben gibi...Yazarken tıkır tıkır bi hevesle yazılır-genelde-.ve okuyucuya ulaşmanın verdiği o rahatlıkla yeni yazılara yelken açılır.Meğer içimizde ne büyük bir yazarlık sevgisi varmış:)Hem kompozisyon gibi giriş,gelişme,sonuç tedirginliği yaşamadan,çalakalem,öylesine yazabilmek...Hoş ama zor iş....
Sayfamda yazılanlar kimine ilginç gelir;arada bir uğrar,kimi sever her zaman uğrar:)kimi de bir tık darbesiyle sayfamı uçurabilir.Kimi yorumuyla beğenir,kimi beğense de yorum yapmaz:)
Neticede şu yazdıklarımla da bir şeyler anlattığıma inanıyorum,okuyan varsa buyursun her zaman,bekliyorum...
Derler ya hep,"ne düşündüğünüz değil,nasıl ifade ettiğiniz önemlidir"diye...
Konuşmanın yazıya döküldüğü anları yazmak istedim,konuşur gibi...

Ne hoş bir şey ki,eli kalem tutan her birey bembeyaz sayfalara birşeyler yazabilir.Ya da ekranda yeni yazılar oluşturabilir klavyesinin yardımı ile...Ama işin zor kısmı okuduğunu anlaşılır kılabilmek,okuyucuda hoş izlenimler bırakabilmek.Bunun içinde hayatta muhakkak öğretmenimizden ya da büyüklerimizden duyduğumuz bir cümleyi uygulayabilmek önemlidir"okuyun!"
Çünkü okuduklarını analiz edemeyen hedefine ulaşamaz...
Bazen masabaşında otururken"aklıma bir şey gelmiyor"deriz,işte o anda günlükler imdadımıza yetişir.Ben bu tür blogların bu yüzden çok etkili olduğunu düşünüyorum.Yazmaya günlük tadında başladığınızda gerisi çorap söküğü gibi geliyor ve yazma işinin en güzel payını tatmış oluyoruz.
En çok yaptığım hatalardan biri papağan gibi kelimeleri tekrar etmek:)Bunun içinde uyguladığım en etkili yöntem ise bulmaca çözmek.Farketmez kare,sarmal,çengel...Bulmaca olsun yeter:)En azından kelime yetersizliğinden kurtulmuş oluruz bu yöntemle....
Bazen de yazılanları anlamayız,çünkü teknik anlamda çok fazla terim kullanılır.Bunları bilmek zorunda değiliz,bu yüzden yazılanların her telden okuyucuya ulaşması için anlaşılır olması gerektiğini düşünüyorum.
Bir de...
En mühim şey bana göre,yazıda melodi bırakabilmektir:)
Herkeğin kendine has yetenekleri vardır,kimi yemek yapmayı beceremez ama müthiş bir damak tadı vardır.Kimi resim yapamaz ama tabloları şahane yorumlar.Bu yüzden kendimizi kasmayalım,yüreğimizin iki sesli melodisini dinleyip,ne ile mutlu oluyorsak onu yapalım...

(resim:deviantart)

25 Temmuz 2010 Pazar

Bir klip(Mad World) ve müzik...

Müzik dinlemekten ne kadar keyif aldığım sayfamdan ve yazılarımdan anlaşılıyordur.Arabada,teneffüs aralarında,uyumadan hemen önce,canım sıkıldığında yani hayatımın büyük bir kısmında,dinlerken huzur bulduğum müzikler bir nevi dost gibi bana…


Geçmişe bakıldığında toplumdaki sınıflaşmalar,ayırımlar,karmaşalar müziğe de yansıyıp çeşitli kültürlerin oluşmasına neden oldu.Kimi politikacılar çığırtkanlıklarla müziği çeşitli kalıplara soktular,ezilenler ise öfkelerini yine müzikle dile getirmeye çalıştılar.
Herkes için farklı bir iletişim şekli oldu müzik…
Konu hakkında yazmama neden olan ise,dinlediğim müziğe uyan keyifle seyrettiğim güzel bir klip.İçinde yaratıcılık,sakinlik,huzur olan ve göz yormayan sade bir klip…


İşitsel anlamda ne kadar keyif veriyorsa,görsellik açısından da seyretmeye doyamadığım klipler vardır benim için.Toplumsal gelişmeyle paralel bir seyir izleyen müzik,çekilen klipler açısından da bir o kadar gerileme göstermiş durumda.Ve ben yabancı kliplerdeki sadece “açıklık”bakımından özenilen Türk kliplerini seyretmekten çok fazla keyif alamıyorum.
Şimdi gecenin sakinliğini ve huzurunu yaşamak için "Mad World"u  yine ve yeniden dinliyorum...

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Artık sanal değil:)


Ablacık…
Buluşacağımız günün akşamı havayı ağlattık, buluştuktan az bir süre sonra yağmuru kurutan gülüşlerimizle ısıttık içimizi.Muhabbetin başlangıcı”dur bakim sana,çok şekersin Ezgiiiii:)”,”Sen de çok güzelsin Nihan ablaaa”olunca birbirimizi daha da mutlu ettik sanırım:)Gülümsüyorum hala…

Oturduğumuz köşede böceklerin beni ısırmasıyla,hayvanlara ettiğim eziyetin cezasını çektiğimi,güzelim tatlıyı bin parçaya bölüp iki saatte yiyerek de yemek bakımından ne kadar yavaş bir insan olduğumu tanıdın.Ha bir de Ezgi ne kadar da kahkahalar atsa,içindeki hüzün kıymığının onu nasıl rahatsız ettiğini anladın.Seninle arabada”californication”söylemek,müzikler hakkında konuşabilmek,ikimizin ortak yanlarını bulabilmek gerçekten çok keyifliydi.


Tolga abi;
Ortadünya…
Yeşil ahşap bir masa,şirin sandalyeler,kahve ve beğendiğim yeşil bardak.Karşımda hikayesini dinlemekten keyif aldığım sen…İnsan hayata sıkıca bağlanmayı öğrenir seni tanıdığında.Seni tanımak güzel şeyler kattı bana.
Mesela,içtiğim koca bir bardak portakal suyunun vitaminini kattı yüreğime içten sözlerin...
Paylaşacak çok şey var aslında güne dair.Sadece minik bir teşekkür yazısıydı bu,kabul ederseniz:)…
Dilerim yine en kısa zamanda,bu sefer üç kişilik sohbetlerimizle tatlanır güzel zamanımız.
Teşekkür ederim,
Her şey için…